Koşmayı beceremez kameruna dizginlediğin atın
Şahlanmasını bilir inceden duyguların
Ki münevverine yaklaşmışken çarkın
Yel vurur hayallerini öğütürken değirmeninde
Süreyyası da durur bir taşın köşesinde
Başağı kurur bu yaşam zimmetinde
Aynalar soyunur, kağnılar yorulur
Arslanı koyulur namerti yok olur
Baş imamı yanmış tesbihinde
Sen savrulur ben okunurum
Taştan bir köprüden akar cümleme şehbası
Bilmem suya aksetmiş midir cevzası
Libidoları kırarım toprak testisinde
Bir nefes bin nefer ses
Heyhat şu teneffüs ne büyük velinimet
Ya bu kopmak bilmez nefis ne büyük dert
Peykanı savrulur hezimetine namzet
Etine nasır olmuştur nasıl bir illet
Ondan kalan bana ne de umman ganimet
Maşukun bilmez sende ki yek fecri
Şimdi kim anlar bu şitada ki baharı
Kim tutar, sorar halimi hatrımı
Anlar olduğu gibi saf ve yalın
Kin tutmaz ha bu gün ha yarın
Belki uzaklardan katmerce yakın
Bilmez ki ona atan sol yanını
Hani kör, lal kalmışsak yazık
Bilmem o zaman ne içten bir yazı
Ne dıştan ne içten gelir ilhamı
Bilmem bu kadar mı zor anlamı
Leblerden dökülür ilmik ilmik
Sular kıraçlaşan düşüncelerimi
Yumuşatır kah ileri kah geri
Birdir ki varlığımın yokluğundan farkı
Bil ki yokluğum varlığımdan ayrı
Ki bu yüzden ben yine ben aynı
Birdir ki tevhidinden gelen akıl karı
Aynalar soyunur , kağnılar yorulur…
Yorum bırakın