Roller ediniyoruz, mekanına ve zamanına göre değişen çok fonksiyonlu oyuncular olarak.  Rakamları pek seviyoruz, özellikle grafiği parabolik artan ya da ne denilmeli ki parakolik çıkarla çoğalan. Oysa, hiçbir zamanda rakamlar bizi tam da mutlu edemeyecek ve hep eksik kalacak, doymamıza izin vermeyecek, kocaman et oburlar olacağız, etleri şapır şapır fışkıran, göbekleri patlayan ama biz yine doymayacağız. İnsanın canı sıkılmalı onları sayıp sayıp durmaktan, zaten sayılar arttıkça insan daha mutsuz kalmalı, ne boş üstlenilmiş görev, düşün ki çimene basmıyorsun ama hayatında sayın çok, sağ sıfırın bol, say say dur, banane eğer sana bir merhametli olma hissi vermeyecekse, ne yapacaksın sıfırdan eğrilmiş ve uzanmış bir yolu.

Aslında hayat bizim, yapıp yapmayacaklarımızı sarmalıyor flu düşüncemizde. Anlam kırılmaları oluyor, söz tutulmaları ya da parçalı karıncalanmalar, başımızın üstünde gezinen bulutlardan yoğunlaşmalar, çırpınışlar. Sonra daralıyor da damlıyor, akıyor, ırmak oluyor, sonra ise bir nehir, yataklarımız taşıyor. Mevsimi geliyor döküyoruz içimizi kıyımıza, kuru yapraklardan farkı yok gerçekleştiremediğimiz hayallerimizin. Birer birer cephelerde kaybediyor, sararıyoruz, erteliyoruz, kaçmak kolay ya siperlere sığınmak, yarına bir şeyler saklıyoruz.

Yarına aslında çok şey bırakıyoruz, tıngır mıngır o tekerleği yokuş aşağı yuvarlıyoruz, ne kolaymış her şeyden vazgeçiyoruz. Sevmekten vazgeçiyoruz, hissetmiyoruz, yeniliyoruz her uydurulmuş alfabelerden çıkan harfleri hissiz kullanıp, bir kelime sonrasında bir cümle kurup, onu ise uzayda gezinen kuru ağırlığı olmayan tenekemizmiş gibi evlat edinip, yer çekimine direnemeyecek güçte, korkak, bir eksiklik ile boşluğa salıyoruz.

Hiç mi özlemeyeceğiz birbirimizi, pek büyük isteklerimizin olmasına gerek yok, öyle kocaman planlara, basit hayatlarımız olsa ne kadar şey kaybedebiliriz ki? Peki düşünüyor muyuz, biz her saniye aslında neler kaybediyoruz?  Hayatlar tezatlar üzerine kurulu derler. Hem bir yerde güneş batıyorsa demek ki bir yerde doğuyor olmalı. Biz kendi hayatımızın hangi kıyısına vurabilmişiz, bizim iç yaşantılarımızın hüviyeti ile de mi il müdürlüğü ilgilenir, hükümsüzsek illegal miyiz, mülteci miyiz? Bizdeki ben’in illeri, ilçeleri nere?

Oysa dışarıdan bir kuş gibi hür görünürdük, sadece uçmasını bilmedik, belki biz de güneye giderdik mevsim geçerken, biraz daha sıcağı severdik huzur dolu bir tebessüm edinip, belki tat alacak daha çok şey severdik o yollarda, oralarda kendimizi bulurduk. Yollara yollanırdık, yol alınır mıydı biz ise alırdık.